Soru ve Cevaplarla İslam ve Ahlak Soruları Forumundan Nefis, akıl ve eneyle gelenler nelerdir? Hakkında Kısa Bilgi
  1. 1

    Reklam

    Nefis, akıl ve eneyle gelenler nelerdir?

    Reklam




    Nefis-şükür, akıl-tefekkür, ene-şuunat-ı ilahiye

    Nefsin eleştirisi yapılırken ifade edildiği gibi, nefis lezzet sevgisi zemininde kendini gösterir. Lezzet eksenli çıkarcıl hislere kapıldığınız zaman içerisine girdiğiniz süflî durumunu dikkate aldığınızda, nefsin hayvanî boyutunu tasdik etmemek elde değildir. Buna rağmen, hayvanların nefsine hitap eden, insanın gıdasına oranla bir derece basit ve tekdüze yiyeceklerine karşılık, insanın nefsi için yaratılan gıdaların çeşitliliği, letafeti ve ikram ediliş tarzı, insandaki nefis ile hayvanlardaki nefisin bir olmadığını, insandaki nefsin hayvanın yaratılış gayesi olan fiilî şükür mertebesine oranla daha yüksek gayeler için verilmiş olması gerektiğini ihtar edecektir. Sanatı mükemmel bir mimarın oldukça nezih bir köşk inşa ettiğini varsayalım. Bu köşkü gezen insanın duygularında övgü eksenli titreşimler oluşacaktır, hislerini övgü ve tebrik eksenli ifadelerle muhatabına yansıtacaktır. Fakat mimarın yanına giderek, “böyle bir köşk inşa ettiğiniz için size teşekkür ederim” demesi mümkün değildir. Ancak köşk mimar tarafından bir hediye olarak köşkü gezen şahıs için yapıldığında, bu şahsın aleminde teşekkür duygularının uyanması kaçınılmaz olarak gerçekleşecektir. Yani, hamd duygusunun açığa çıkması için sanattaki kemalin ayrımına varabilecek şuur ve idrak kabiliyetlerinin bulunması yeterli olurken, şükür duygusunun gerçekleşebilmesi için, bir faydalanmanın olması gerekmektedir. Nefis insana bu kainattan faydalanarak lezzet alması için verilmiştir. Lezzet ise, faydalanmanın derin bir boyutudur. Şuur ve idrak sahibi bir varlıkta, şuuru kapanmadığı sürece bu faydalanmanın şükürle neticelenmesi beklenir. Şuur ve idrak sahibi olmalarına karşılık, nefis sahibi olmayan melekler kemalat-ı İlahiyeyi seyredip hamd ederlerken, melekî özelliklerinin yanında yüksek bir nefis sahibi olan insan, kainattaki sanat ve kemale enfüsî bir boyuttan muhatap olarak hem hamd, hem de şükredebilmektedir. Özellikle maddî bir boyut sahibi olan bedensel bir varlık olarak insan, lezzetin her türlü mertebesinden en yakın bir mertebeden istifade edebilmesi sebebiyle, şuurunun da yardımıyla en yüksek bir boyuttan şükrü gerçekleştirebilmektedir.(9) Böylece insan için nefis, aleminde açığa çıkan manaların içselleşmesinin, enfüsîleşmesinin bir aracı olmaktadır.

    Diğer taraftan, akıl, şuur, idrak, vicdan, benlik sahibi olmadıkları halde şefkat duygusuna sahip olan hayvanların durumu, şefkat ile nefis arasında bir ilintinin bulunduğunu ihtar etmektedir. Lezzetin en yüksek boyutunun bir başkasının lezzetlenebilmesi için, kendi lezzetinden geçebilmekte olduğunu, nefis sahibi birer varlık olarak hayvanlar fiilen ders vermektedirler. İnsan, hayvan farkının bir gereği olarak ise, istisnalar hariç sadece kendi yavrularına şefkat gösterebilir bir durumda olan hayvanlara karşılık, akıl, idrak ve şuura nefisle birlikte sahip olan insanların, idrak alanları içerisindeki her muhtaç için en yakın daireden başlamak şartıyla şefkatin gereği olan feragati gösterebilmeleri, kendilerini böyle bir donanımla yaratan Zât’a teşekkürün en gerçek şekli olacaktır. Kainatı iç içe dengeler üzere yaratan Allah, nefsin çıkarcıl isteklerini aşabilmek için gerekli olan gücü, yine nefsin içerisinde, hem de nefsin müptela olduğu lezzetten mahrum bırakmayarak yaratmıştır. Böylece lezzetlere aşık nefis için kendi isteklerinden şefkatli feragat, —iki çocuk sahibi bir annenin ifadesiyle— “nefisteki maksimum doyum noktası” olarak insanın önüne çıkarılmıştır.(10) Nefiste açığa çıkan şefkat, nefisten farklı olarak değil, nefsin lezzet eksenli duygularının aşkın bir hali olarak, nefsin mutmain ve müteâl bir boyutu olarak ihsan edilmiştir.

    Duygusal bir sunumun nefse hitap eder bir forma büründüğü ikram neticesinde, duygusal bir sunum olan teşekkürün nefiste açığa çıkışı, akıldaki meraklı soruların ve benlikteki aşkın duyguların, vicdandaki ve kalpteki coşkuların öncülüğünü ederek insanın nihaî duruşuna da zemin hazırlayacaktır.(11)

    İnsanın dünya hayatındaki duruşu dikkate alındığında, meleklerden bariz farkının benliğine yerleştirilmiş, insanın vazgeçilmez isteği haline getirilmiş özgürlük ihtiyacı olduğu idrak edilecektir. İnsana verilmiş varoluşsal güce sahip ögürlüğün açığa cıkabilmesi ve açılabilmesi için, Yaratıcının kudretini ve kahrını doğrudan fark edemeyeceği bir alana ihtiyacı vardır. Mutlak kudretin ve kahrın doğrudan yaşandığı bir zeminde, özgürlük kendini gösteremeyeceği gibi, kudretin ve rahmetin hiç fark edilemeyeceği bir boyutta da şuur ve idrak kabiliyetleri dumura uğrayacaktır. Bu nedenle Zât’ıyla insanın nazarı arasına Risale müellifinin ifadesiyle “tenteneli bir perde gibi” sebep sonuç bağlantılarının görünüşte var olduğu, gerçekte ise kesinlikle olmadığı maddî ilişkiler perdesini sermiştir. İşte bu nedenle yağmur buluttan gelmekte, ışık güneşle gönderilmekte, tatlar dil ile tadılırken sesler kulaklarla duyulmakta, ayaklarla yürünüp ellerle tutulmakta, ağır cisimler yere doğru düşerken, atmosferdeki oksijen soluğun sebebi olarak görülmektedir... Diğer taraftan, perde gerisinde yaşayan ve nazarına ilk olarak perdedeki görüntüler ve ilişkiler çarpan insanın, bu ilişkileri özgürce sorgulayarak sebep-sonuç bağlantılarını aralayacak, bu bağlantılar arkasında kendini gösteren gerçeklere ulaşmaya vesile olacak bir donanıma ihtiyacı vardır. Fizik âleme yönelik bir kıyas aygıtı olan insandaki aklın görevi budur, aklın bu görevi perdenin yırtılmasıyla son bulacaktır. Diğer taraftan, akıl kainata eleştirel bir nazarla baktığı sürece, perdenin arkasına uzanabilmesi zordur. Gerçekte akıl etken değil edilgendir. Oysa hikmetlere muhatap olan aklın, hüküm verme noktasında bir arzusu da vardır. Akıl, kendi varlığının dahi muhatap olduğu hikmet örgüsünün dışında olmadığını fark etmesiyle, kendini kainata mühendis tutarak eleştirel yaklaşımlarla yitirdiği kapıları bulmaya başlayacaktır. Aklın gerçek kemâli, kendi kemalinin hakimiyette değil, bir Hakim-i Ezelînin hükmü ile varlığını devam ettirdiğini, O’nun hükümlerine muhatap olduğunu görerek, mahkumiyete razı olmasıyla mümkün olacaktır.(12)

    Nasıl ki, ruhumuzdaki hayat hakikatı, vücudumuzda ince bir nizam, moleküllerin ve hücrelerin, organların, azaların ilişkilerinde mükemmel bir mizan olarak kendini göstermişse; tüm hakikatlerin kaynağı olan Cenab-ı Hak, zatındaki, şuunatındaki, esmasındaki kudsî hakikatleri alemde, sebeplerle sonuçların arasındaki anlamsal örgü içerisinde hikmet olarak yansıtmıştır. Mesela, Zâtındaki rahmet hakikatını bu alemde nimetleriyle, ihsanlarıyla izah ve ispat eder. Nimetlerle ihtiyaçlar arasındaki karşılıklı örtüşmenin farkına varılmasıyla, nimetin arkasında bir ikram edicinin farkına varılabilir. Yine, şefkat hakikatını anne-yavru ilişkileriyle, gözle görünecek kadar latif bir hikmet, şirin bir duygusal alış-veriş içerisinde ortaya koyar. Anne bebeğini sever, tüm anneler bebeklerini severler. Çünkü bu âlemde tezahür etmek isteyen ciddî bir şefkat hakikati vardır. Aklın görevi ilişkilerdeki anlamların birlikteliğinde açığa çıkan hikmete muhatap olarak, hikmet gerisinde kendini gösteren isimlere, o isimlerin kaynağı olan hakikatlere ve isimlerin sahibine pencereler açabilmektir.

    Bu pencereler açıldıktan sonra insanın, nefsi vasıtasıyla enfüsî boyuttan muhatap olduğu Zât’ın isimlerine ve sıfatlarına, kendisine nimetlerin ikram edilmesiyle duygularında uyanan coşkuların da yardımıyla, coşkusal, duygusal bir boyuttan, hakkel-yakîn bir mertebeden muhatap olabilme imkanı doğacaktır. İşte bu imkan enaniyettedir.

    Enaniyet, aklın yatay kıyaslarıyla açılan pencerelerde kendini gösteren sıfatlara insanın iç dünyasına ve Allah’a doğru dikey kıyaslamalar yapabileceği bir alettir. Kendi varlığında duyumsadığı şefkatin gereği olarak gösterdiği feragata ve feragatli ikrama kıyasen, tüm kainatı, özellikle dünyayı bir sofraya dönüştürerek ikram edebilmenin arkasındaki şefkati ve rahmeti kavrayabilecektir. İnsan bir sahiplenme duygusuna sahip olduğu içindir ki, kendisinde var olan sıfatları en derin, en içsel bir boyutta algılayabilir, bu algılama neticesinde kendi Yaratıcısının dikey boyutta kıyaslayarak, kendisini var edene empati yapabilir bir varlık konumuna geçmiştir. Özellikle coşkusal duygulanımların insanın varlığında açığa çıkışı, insanın benliğinde kendisini Yaratanın coşkularını anlamaya dair ciddi bir veriye dönüşebilmektedir. Benlik sahibi varlığın ikram ederken aldığı lezzet ve bu lezzet içerisinde kendini gösteren aşkın duygular, Yaratıcıdaki müteâl coşkuların anlaşılabilmesi için bir kıyas zeminine dönüşecektir. Benlikteki bu kıyaslar, kâinatı bir sofraya dönüştürmekle alınabilecek tasavvuru mümkün olmayan hadsiz ve müteâl lezzeti , bu lezzetin muhatabında açığa çıkacak müteâl coşkuları anlayabilmesine bir merdiven olacaktır. Böylece, özünde var olan özgürlüğün açığa çıkabilmesi için yaratıldığı bu perdeli diyarda, kendisini yaratana perdesizce, hem de en yüksek bir dereceden muhatap olabilecektir.

    Kendi özüne sevdalı olarak yaratılan, öze, asıl kaynağa aşk duygularıyla bağlı olan benlik, kendi varlığının edilgenliği arkasında, insanı insan yapan özü yaratarak ikram eden, bir başka kudrete dayanmadığı halde var olan mutlak bir ‘öz’ün, gerçek bir kaynağın, bir Ehad-i Samed’in varlığını idrak edecektir. Bu idrak neticesinde kendini, kendi varlığının özü olan ‘öz sevdası’nın, öze yönelik duygularının gücüyle aşacak, herşeyin aslı ve özü olan İlahî coşkulara muhatap olarak gerçek kaynağa yönelecek ve herşeyin aslı olan Yaratıcısına bağlanacaktır. İşte, tam bu noktaya gelindiği zaman perde yırtılacak, huzurda huzurlu bir muhatabiyetin kapıları aralanacaktır.

    Sorularla İslamiyet



    Paylaş
    Nefis, akıl ve eneyle gelenler nelerdir? Mumine Forum

  2. 2
    Reklam




    İnsanın içinde her zaman bir iç hissi yanında taşır. Bu nefisten mi yoksa kendinden mi kaynaklandığını tam olarak anlayamaz fakat iyi olanlar kendinden kötü olanlar ise şeytandır.



eneyle alakalı sorular